Kimdim ben? Ne yapıyordum, bazen bir söz diziminde, bazen ise sadece bir manzarada. Silahları çekilmiş bir ordu gibi hazırda sessizce bekleyen bir ordu misali, beynim koparacak kasırgaları bekliyordu. Sürgündeydim. Topraklarımdan uzak, kötüyle iyinin karıştığı uzak diyarlardaydım artık. Ve üç sene geçmişti.
Üç sene geçmişti ve ben alışmaya başlamıştım. Alışmıştım sessizliğe.
Tekrar geri döndüğümde ise, zamanda geri dnemeyeceğimi biliyordum. Geriye dönmüştüm ama, eski zamana değil.
Sokak lambalarının altında koştum. Koştum.
Ağlıyordum.
Sessizce ağlıyordum.
Artık sokak lambaları yoktu. Zifiri mutlak karanlık vardı.
Ve ben.
Wishland begins....
Saygılar.
Night Watcher.
- Mood:
relaxed
Ama geleceğim.
- Mood:
melancholy - Music:Katatonia - Unfurl
Chapter 1: The Sweet sound of hope…
En işlek caddelerden birine bakan bir evin çatısında bir siluet çarpmaktaydı insanların gözüne. Siluet, sabit gözlerle aşağıya bakıyor, kalabalığın bağırış çağırışlarına aldırış etmeksizin kendi kendince bir ezgi mırıldanıyordu susuzluktan çatlamış dudaklarının arasından.
“Bence yine o gösteriş yapan şaklabanlardan biri, atlaması imkansız.” Dedi kalabalığın arasındaki yaşlı bir adam, yanındaki bayana.
“Yine de önlem alınması gerekir, ne olur ne olmaz…” diye cevap verdi kadın. “Sonuçta yukarıda duran genç bir kız ve bu yaşlarda gençlerin ne yapabileceği önceden kestirilemez…”
Yukarıda esmekte olan hızlı rüzgarın etkisiyle buğday sarısı saçları uçuşan kız aşağıdaki kalabalığa küçümsemeyle bakıyordu. Gözlerini kıstı.
“Hayat hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz… Hiçbir şey…” diye mırıldandı. Gülümsedi. Hızla gelen kurtarma ekibinin gelişini ve alelacele hava yatağını hazırlamasını zevkle seyretti. Durduğu yerden yavaşça sola doğru yürümeye başladı. Aşağıdaki kurtarma ekibinin apar topar hava yatağını sola doğru götürmeye çalıştığını görünce kendini gülmekten alamadı. Bu oyunu sevmeye başlamıştı. Sağa doğru koşmaya başladı. Aşağıda curcuna. Kız bir o yana bir bu yana koşuyor, aşağıdaki hararetli koşturmacayı neşeyle seyrediyordu. Sonunda durdu. Terlemişti. Yüzünde bir tebessümle aşağıya bakıyordu. Aşağıdaki ekip de durmuş, kızın bir sonraki hamlesini kestirmeye çalışıyordu.
Kızın yüzündeki tebessüm soldu.
Kafasını sağındaki ufka doğru çevirdi.
“Bekle kardeşim, geliyorum…”Diye mırıldandı.
Ve kız, ılık ama rüzgarlı bir yaz sabahında, bütün dertlerinden ve acı hatıralarından kurtulma hevesiyle, ani bir atakla sağa doğru koşup kendisini, normal hayatının sonuna, diğer hayatının başına götürecek olan boşluğa bıraktı…
Diğer hayatı onu çabuk kucaklamıştı.
Ölümü…
Bir Ay Önce…
Üstü kağıtlar ve CD’lerle darmadağınık hale gelmiş ahşap bir çalışma masasının üzerinde uyuyakalmış bir siluet karanlığın içinde huzursuz rüyalar görüyordu. Sayıklıyordu. Küçük odanın tek camından içeri karşı caddenin sokak lambası aydınlık sokuyordu içeri. Çalışma masasının üzerinde duran bilgisayarda kimi web sayfaları açıktı. Siluet kıpırdandı ve derin bir nefes alarak rüyasından uyandı. Göz kapaklarının arasından monitöre baktı. Yüzünü ovuşturdu. Kolundaki saate baktı. Saat gece yarısı 03:30’u gösteriyordu. Saatlerdir oturduğu sandalyesinden kalktı ve kapıya doğru yürüdü. Tam kapıyı açacakken masada duran telefon çalmaya başladı. Siluet tereddüt etti. Son bir hamleyle geri döndü ve telefonu açtı.
Sessizlik.
Siluet telefonun ahizesini elinden düşürdü ve dizlerinin üzerine çöküp ağlamaya başladı.
Hızla odadan çıkıp kendini sokağa vurdu. Boş ve ıslak sokaklarda karanlık ve soğuğa aldırmadan yürümeye başladı.
Neydi bu cevapsız telefonlar?
Kim arayabilirdi onu?
Son birkaç haftadır gelen cevapsız telefonlar, evine gelen boş mektuplar, kızı bunaltmış, bunaltmanın ötesinde, korkutmaya başlamıştı.
“Keşke bilebilsem…” dedi kız düşünceler içinde. Bu arada, hiç bilmediği yollara sapmıştı kız. Soğuk ve gecenin karanlığında kimi yerlerden gelen loş ışıklar arasında gezinirken sanki gölgeler arasında bir şeyler geziniyormuş gibi geldi kıza. Bunun korkusu ve uykusu yüzünden olabileceğini zannetmişti ama gölgelere bir de sesler eklenince, olanların birer halüsinasyon olmadığını sezmeye başladı. Daha olayları kavramaya çalışırken, gölgelerin içinde bir siluet görmeye başladı.
Kız durdu. Korkuyordu. Çenesinin titrediğini duyabiliyordu ama durduramıyordu. Dişlerini sıktı. Soluk alamıyordu. Aynı karnına darbe yemiş biri gibi nefesi kesilmişti. Aklına kaçmaktan, arkasını dönüp hızla koşmaktan başka bir şey gelmiyordu. Başka seçeneği yoktu.
Denedi.
“Ben olsam kalkışmazdım bile.” Dedi karanlığın içindeki ses yavaşça ama etkileyici bir tonda.
“a… ama sen, ben değilsin!” dedi kız sertçe. Korkmuştu ama kendini koruyamayacak kadar da aciz değildi.
“SEN olmak zorunda değilim zaten!” dedi siluet kahkahalar eşliğinde. “Sence tüm bu olanlar, tesadüf mü?” dedi adam, sessizce.
“Ne gibi?” dedi kız.
“Senin sabahın bu saatinde benimle burada karşılaşman, -ayrıca- çalan o telefonlar?”
“Ne? Yoksa o adi sen miydin?” dedi kız hiddetle. “Ne istiyorsun benden ha? Sana verebilecek hiçbir şeyim yok. Hiçbir şey.”
“Yoo, hayır, seni arayan ben değilim. Ve ayrıca ben olsam O’na adi demezdim. Senin verebileceğin hiçbir şeyin yok, biliyorum. Ama belki O’nun sana verebileceği bir şey vardır…”
“N..ne gibi?” dedi kız şaşkınlıkla.
“Hayatta en çok istediğin şeyi…” dedi adam. Sesinde değişiklik olmuştu. Sanki bir masal anlatıcısının çocukları etkilemek için sesini gizemli bir tonda çıkarması gibiydi. Ve bu ton kızı gerçekten de etkilemişti. Kız bir an durakladı. “O” kişinin kendisine ne verebileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. Ama tekrar konuşmaya başlayan adamın sesi kızın düşüncelerini böldü.
“Düşünmene yardım etmeme izin ver, genç.” Dedi adam merhametli bir ses tonuyla. Adamın öyle bir yeteneği vardı ki etkilenmeden pek az kişi konuşabilirdi onunla. “Son zamanlarda, kendine hakim olmakta güçlük çekiyorsun. Hep bunalım halindesin. Bunun nedeni…”
“Kardeşim…”diye tamamladı kız üzüntüyle. Gözyaşları, üzerinde durduğu su birikintisine damlıyordu. Sokak ışığının loş ışığı birikintideki halkalara renk veriyordu. Bir süre sonra su duruldu, çünkü kız artık ağlamıyordu. Yıldızların nokta kadar ışıkları birikintiyi benek benek yapmıştı. Sonra birden yıldızlar yok oldu. Sanki gökyüzünü aniden bir siyahlık kaplamıştı. Bütün yıldızlar teker teker kayboldu. Sokak lambası yavaşça söndü. Artık her yer zifiri karanlıktı. Kız korkuya kapıldı.
Hiçbir şeyi göremiyordu ama o adamın hala orada, tam karşısında dikildiğini, hareketsizce kendisini seyrettiğini sezebiliyordu.
“Korkmamalıyım.” Dedi kız kendi kendine. “Kendimi küçük düşürüyorum.”
“O, burada.” Dedi adam kıza. Kız bakışlarını karşısındaki karanlığa doğru kaldırdı. Etrafını kaplayan karanlıktan daha koyu, daha kara bir şey duruyordu önünde. Şekli hiçbir şeye benzemiyordu. Bir bulut gibi şekilden şekile giriyordu. Kız başının döndüğünü hissetti. Hiçbir şey düşünemiyordu.
“Sana bir şans veriyorum, küçük kız.” Dedi adam. “Kardeşini geri mi istiyorsun? İşte sana şans. O’na iyi bak Çünkü hayal edebileceğinden daha çok şey biliyor.”
“Ne yapmam gerekiyor?” Dedi kız umutsuzca.
“Sadece dileğini söyle, O gerisini halleder.”
“”O” diye bahsettiğin, şu anda karşımda duran mı? “O” kimdir?”
“Evet, Karşında duran O’dur. İsimsiz olan. O, umuttur. Kimsenin veremeyeceğini verir. Herkesin alamadığını alır. Evet, O, şu an karşında. Pek az kişiye nasip olmuştur O’nu görmek. Dileğini söyle!”
“Kardeşimi geri istiyorum. Ölümüne sebep olduğum kardeşimi kurtarmak istiyorum. Dileğim budur.”
Kızın son sözleriyle bir ışık parladı gökyüzünde. Kız elleriyle yüzünü kapadı çünkü ışık neredeyse O’nu kör etmişti. Ve sonra derinlerden, sanki yerin altından gelen bir ses yükseldi:
“İşte dileğin için bir şans!...”
Ve kız gittikçe artan ışık içinde gözlerden yitti.- Mood:
melancholy
Chapter 2: Song of despair…
Kızı kendine getiren yağmur damlaları idi. Olanların anısı sanki uzak birer hatıraymış gibi geldi kıza. Gözlerini açtığında gökyüzüne doğru bakıyordu çünkü yatıyordu; elleri göğsünde birleştirilmiş, Beyazlara giydirilmişti. Uzaklardan, endişenin ve kasvetin hüzünlü sesi, gök gürültüleri geliyordu. Başını biraz yukarı kaldırdığında yerde yatmadığını anladı. Bir taşın üzerinde yatıyordu. Taş tam kızın boyundaydı ve dikdörtgen biçiminde idi. Tepesinden ayakuçlarına kadardı taşın boyu. Kız taştan yavaşça indi ve durdu. Çünkü gördüğü manzara çok ürkütücüydü; ziyadesiyle de etkileyici. Bir dağın eteğinden biraz yukarıdaydı. Önünde, tam ortasından kıvrıla kıvrıla giden akarsuyu olan bir ovaya bakıyordu. Yemyeşildi. Gökyüzü, simsiyah bulutlarla kaplanmış bir alacakaranlığa sahipti. Etraf, zor seçiliyordu. Görünürde kimse yoktu; ne bir ev ne de bir kulübe.
“Neredeyim…” dedi kız kendi kendine. Durduğu yerden aşağıya doğru yürüdü. Çimenler dizlerine kadar geliyordu. Rüzgardan uzun çimenler dans ediyor, kızın beyaz elbisesi bir perde gibi arkasından uçuşuyordu. Kız ağır adımlarla nereye gideceğini bilemezken, birden donup kaldı. Çünkü çok uzaklardan, rüzgarın taşıdığı şarkı sözleri duymuştu. Rüzgarın, kıza oynadığı bir oyun da olabilirdi bu, ama kız hayatında hiç böyle ahenkli ve güzel bir rüzgar sesi duymamıştı, eğer o bir rüzgar sesi idiyse. Kız yürüdükçe, rüzgarın arasından yine duydu o tınıyı; parça parça olmuş hayallerin yansımasıydılar sanki. Değişik bir lisandaydı bu şarkı, ama içerdiği hüznü ve umutsuzluğu anlayabiliyordu. Kızın gözleri doldu. O kadar etkileyiciydi ki kızın dizlerinin bağı çözüldü. Neresi olduğunu bilmediği bu boş topraklar sanki müziğin bir ürünüymüşler gibi uyuşuyordu onunla. Tam o vakit, bulutlar parçalanarak ayrıldı ve güneş, bulutların arasından sıyrılarak kıza bir ışın demeti yolladı. Kız, kendini toplayıp yoluna, şarkıya doğru ilerledi. Kız ilerledikçe şarkı da netleşiyor, gücünü artırıyordu. Şarkı bütün bedenini hüzünle kaplamıştı. Arkasına baktığında dağdan ayrılmış, ovanın içine doğru ilerlemiş olduğunu gördü. Müzik yavaş yavaş sağında kalmaya başladı. Sağa doğru baktığında, iki dağın arasındaki vadiyi gördü; gölgeler içinde kalmış, kasvetli bir yer. Yavaşça o vadiye doğru yöneldi. Yağmur durmuştu ama hava nemliydi.Sarı saçları yanaklarına yapışmıştı, nefesinin titrediğini hissetti. Üşüyordu.
Ama şarkı birden durdu. Etrafını bir dehşet sarmıştı. Çünkü müzik biter bitmez bir gölge kaplamıştı bütün diyarı; nereden geldiğini bilemediği karanlık güneşi örttü. Vadinin görüntüsü yavaşça gölgeler arasında yitmeye başladı. Birden kapkara bulutlar yere beyaz mızraklarını göndermeye başladılar. Yıldırımların sesi kızın kulaklarında patlıyor, yağan buz gibi yağmur bir kamçı gibi kamçılıyordu O’nu. Kız kulaklarını elleriyle kapattı ve koşmaya başladı. Nedenini bilemeden koşmaya, bağırmaya başladı. Bir yıldırım çok yakınına bir kılıç gibi indi ve kızı diğer yana fırlattı. Beyaz giysileri çamura bulanmıştı. Ayağa kalkıp o anda göremediği, ama nerede olduğunu bildiği vadiye doğru koştu bütün gücüyle. Gölge, uzun parmaklarını doğuya doğru uzatıyor, son alacakaranlığın kaynağını da yutmaya çalışıyordu. Arada bir inen yıldırımların ışığıyla, vadiye yaklaştığını gördü. Her yer, siyah ve gri renklere bürünmüştü. Lakin tam kız vadinin karanlığına girmişken, O’na sanki her şey durmuş gibi geldi. Rüzgar durdu, yağmur kesildi ve tüm dünya sessizliğe büründü. Ne bir yaprak hışırtısı ne de bir yağmurun sesi geliyordu; öyle ki kız kendi kalbinin sesinin kulaklarında yankılandığını hissetti. Zaman duraksadı. Kız durdu; ellerini kenetledi ve daha neyi beklediğini bile bilmeden, beklemeye başladı. Birkaç saniye beklemişti belki ama kıza yıllar gibi uzun gelmişti bu bekleyiş; ve birden yer sallanmaya başladı; tetikte olan dünyanın huzursuzluğu gibi titriyordu yer. Titreme geldi geçti ve etrafındaki topraklardan bir iç çekme sesi yükseldi; herşey yine eskisi gibi oldu; bu dünyada uyandığı şekline geri döndü. Ve vadiden yine o berrak, baharın tazeliğiyle akan serin sular gibi duru bir ses yükseldi. Artık emindi; bu bir kadın sesiydi. Bu şarkıyla birlikte içine bir sevinç doldu; aynı gece kötü rüyalar görüp de uyandıktan sonra yanında şefkatli bir kolun ona sarılması gibi kucakladı şarkı O’nu.
Sonunda vadinin dibinde bir şato gördü. Şarkıyla birlikte açan güneş kırlara ve otlara renk vermiş, yağan yağmurdan hemen sonra gökkuşağını tüm azametiyle gözler önüne sermişti. Kız hayretle bu manzaraya baktı. Güzelliğinin yanında bu kadar değişken olan bu dünyaya şaşırmıştı da. Dakikalar önce ölüm kusan bu diyarın şimdi böyle kutsal bir güzellik içinde olması kızı etkilemişti. Neredeyse bu yeni dünyayı sevecekti de. Biraz yanında şatoya doğru bir patikanın olduğunu gördü. Patikaya girdi ve şatonun tam girişine yönlendirildi. Böyle gördü ilk kez, Umut’un Şatosu’nu. Böyle bir şatonun varlığı ne masallarda, ne de ocakbaşı hikayelerinde geçer gerçek dünyada; çünkü o şatoyu bir kez görüp de bir daha hatırlayabilen hiçkimse yoktur. Şatodan gelen şarkı ise, daha iyi günlere ve yaşamlara yakılan Umut’un şarkısıdır.
Kız kapıya geldi ve durdu. Demirden oymalı ve işlemeli olan menteşeleri ile altın rengine boyanmış kapının tokmağını sıkıca tutup tam vuracakken kapının sürgülü olmadığını ve hafifçe ittirdikten sonra açıldığını gördü. İçerisi boştu. Büyük hollerin ve geniş salonların içinde dolaştı durdu. Ve bir merdiven gördü sonunda. Yukarıya doğru çıkan merdivenleri tırmandı. Nihayetinde en yukarı çıkıp merdivenler son bulduğunda bir kapının eşiğine geldi. Kapı aralıktı ve dışarıya ışık sızıyordu. Odanın içinden gelen büyük bir gücün, bir kudretin varlığını sezebiliyordu; şarkı buradan yayılıyordu bütün diyara. Başka seçeneğinin olmadığına karar verip kapıyı ittirdi ve içeri girdi.
İçerisi onlarca meşale ile aydınlatılmıştı. Ama ne bir süs ne de bir eşya vardı, odanın batı yanını tümüyle kaplayan koca balkonunun önünde duran tahttan başka. Bu tahtta ise bir kadın oturuyordu. Yüzü balkona doğru dönüktü ve kız O’nun yüzünü göremiyordu. Şarkıyı berrak ve ahenkli bir şekilde seslendiriyordu kadın. Ağarmış, uzun saçları omuzlarından iki yanına sarkıyordu. Gece mavisi bir elbise giymişti. Kadın uzun ve dokunaklı bir notanın sonuna geldiğinde durdu; çünkü şarkısı sonlanmıştı ve aniden odadaki bütün meşaleler söndü. Kadın ayağa kalktı ve kızı görmeyerek odanın diğer köşesine yürüyüp ağlamaya başladı. Dışarıda, bütün fırtınalardan daha şiddetli ve karşı konulamaz bir fırtına başlamıştı. Ve oda nesi!; balkonun iki tarafındaki perdelerin bağı kendiliğinden çözüldü ve dışarıdaki manzara örtülüp içerisi loş bir karanlığa büründü. Kız neler olduğunu hala çözememişti ancak bütün sorularının cevaplarının da bu kadında bulunduğunda inanmıştı. Kadına doğru bir adım atarak konuştu;
“Affedersiniz bayan. Nasıl anlatacağımı bilemiyorum, ama ben neredeyim? Burada neler oluyor?”
Ağlayan kadın duraksadı ve kıza doğru şaşkınlıkla döndü. O anda kız o gözleri gördü, masmavi, ama ağlamaktan kızarmış iki göz. Şimdi bile etkileyici görünüyordu o gözler. Yüzü birçok endişe ve üzüntü çizgisiyle kaplıydı. Sanki zamanından önce yaşlanmıştı. “İlk olarak,” diye başladı kadın, “sen benim şatomdasın, yani Umut’un Şatosu’nda. Ve burada ne olduğuna gelince,” -dışarıdan kulakları sağır eden bir gök gürültüsü geldi- “Burada bu hep oluyor, eğer şu fırtınayı ve değişip duran doğayı soruyorsan; umut ile dehşetin savaşı.”
“A.. ama siz ağlıyorsunuz,” dedi kız “yani hep ağlıyor musunuz, şarkınız bittiğinde?”
“Evet, her ne zaman şarkım bitse, sıra dehşete geliyor ve o söylemeye başlıyor şarkısını. Bu hep böyle süregeliyor.” Dedi kadın ve kızın gözlerinden yere doğru indirdi bakışlarını, “ve bu hep böyle süregelecek, ta ki içimizden biri galip gelene kadar.” Birden bakışlarını kıza doğru kaldırdı. “Peki sen ne arıyorsun, kızım, bu lanetli topraklarda, ne getirdi seni bu diyara, adın nedir?”
“Adım.. Adım..” diye kekeledi kız “Biri adımı soralı uzun zaman oluyor. Adım Helen. Ve ben buraya, ölen, benim yüzümden ölen kız kardeşimi bulma umuduyla geldim.”
Kadın ‘umut’ kelimesini duyunca çok etkilenmişti; öyle ki yüz hatları el verse neredeyse gülecekti. Lakin gülmesi yüzünde birkaç buruşuk çizginin oluşmasıydı sadece. “Umut!” diye bağırdı kadın. “Ah, umut, evet, seni buraya getiren bu demek!” dedi kadın. Sonra tekrar yüzünü üzüntü kapladı. “Lakin umudunun gerçeğe dönüşmesini istiyorsan, seni gerçekten zor ve elemli yollar bekliyor. Çünkü aradığını burada bulamayacaksın.sas Eğer bu savaş bir nihayete varır da umut kazanırsa, o zaman umut, istediğine dönüşebilir.”
“Neye” dedi kız merakla.
“Gerçeğe.” Dedi kadın sakince. “Evet, beni buldun. Ben O’yum. Umut. Eğer bu savaş sonlanırsa, adım Gerçek olacak.”
“Demek O adamın bahsettiği “O” sensin. Seni İsimlendirilmemiş olarak biliyordum.” Dedi kız.
“Hayır!” dedi kadın hiddetle. Sanki kadına bir şey saldırıyormuş gibi ellerini kıza doğru siper etmişti. “Senin bahsettiğin şey, “O”, başka. O, İsimlendirilmemiştir. Ben de, savaştığım diğer taraf da, onun hizmetçileriyiz.”
“Ama bu savaşı yenmenin bir yolu olmalı” dedi kız “Olmalı…”
“Ah, evet, bir yol var, Dehşet’in kendisini yok etmek… O zaman dehşet bir gölge olacak, ve umut gerçeğe dönüşecek…”dedi kadın ama sesinde bir ümitsizlik vardı. “Keşke bu kadar kolay olabilseydi… Ama artık şarkım da zayıflıyor, gücünü yitiriyor. Sesim titremeye başladı.”
“Hayır, şarkınız o kadar etkileyici, o kadar güzel ki her söylediğinizde içim umutla ve coşkuyla doluyor…” dedi kız “Hayır, siz yenilmeyeceksiniz.”
“Ah, küçüğüm, keşke ben de senin kadar umut taşıyabilsem içimde… Evet, ben, Umut’un ta kendisiyim, ama artık selvi gibi ümitler birer iğdeye dönüştü. Son kaçınılmaz…” dedi kadın. Kızdaki umut dolu yüze şefkatle bakarak. “Bir zamanlar ben de senin gibi umut doluydum; capcanlı ve genç… Ama bu savaş beni yaşlandırıyor… Her o Lanet olasıca’nın yıldırımı düştüğünde bu güzel topraklara, ben bir yaş daha yaşlanıyorum…”
“Hayır! Hayır!” diye itiraz etti kız. Artık içindeki umut hiddete dönüşmüştü. “Buna izin vermeyeceğim! Ne gerekiyorsa yapacağım!”
Kadın, kıza git gide büyüyen bir merak ve heyecanla baktı. “Gerçekten yapabilir misin, küçüğüm?” dedi kadın. Kadının sesine biraz ümit, biraz heyecan gelmişti. Yüzyıllardır ilk kez heyecanlanıyordu kadın sanki. “Belki… Belki…” dedi kadın; sanki kendi kendine konuşuyormuş gibiydi. “Peki küçük kız, yıllardır ilk kez bu kadar umut doluyum. Teşekkür ederim. Madem elinden geleni yapacaksın, işte sana şans! Dehşet’in topraklarına, lanetli kuleye gideceksin. Buraya gitmek içinse Acı’nın diyarından geçip, İhanet’in boş kırlarına ulaşman gerekiyor. Ve en sonunda ise, iğrençliğin gerçekte somutluk bulmuş hali, Çukur’a girmen gerek. O diyarın sonunda bulacaksın O’nu, Dehşet’in kendisini….” Kadın bunları söylerken kızın yüzündeki değişimi dikkatle izliyordu. Ama kızın yüzündeki umut gitmedi; aksine azim ve kararlılık gelmiş gibiydi kıza.
“yapacağım,” dedi kız. “Ne kadar zor olursa olsun…”
“Eğer yapabilirsen, umut gerçeğe dönüşecek…” dedi kadın. “Senin umudun da…”
Kadın bunları söyledikten sonra balkona doğru dönüp şarkısını söylemeye başladı. Yıldırımlar durdu, yağmur kesildi ve güneş açtı. Kız sessizce kadını yalnız bırakıp aşağıya indi. Şatonun kapısından çıkıp, kendisini kırlara vurdu. Batı’ya baktı sessizce. Ufukta bir karanlık hüküm sürmekteydi; öyle ki güneş bile o karanlığı aydınlatamıyordu. Ve kız aradığı yerin orada olduğunu anladı. Sessizce yürüdü çimenlerin arasından. Gözlerini batı’daki karanlığa dikti.
“Başaracağım…” dedi kız kendi kendine. Ve onun sözleriyle arkasındaki şarkının sözleri daha da güçlendi; sanki güçlü bir şelalenin hızlı akıntısı gibiydiler. Artık şarkıda hüzün ve keder yoktu; coşku ve umut, evet, artık daha umutluydu şarkı…
Chapter 3: Not every pain is endless, if you have enough mercy…
Lakin, her şarkının olduğu gibi, bu şarkının da sonu vardı ve şarkı biter bitmez yine bütün diyarı kaplamıştı bulutlar ve grilik. Kız yine de bayağı yol almıştı. Umut’un Şatosu’nun bulunduğu vadi gözden kaybolmuştu ve inişli çıkışlı topraklarda dümdüz Batı’nın Karanlığı’na doğru bir yol çiziyordu. İlk yıldırım düştüğünde bir yokuştan aşağıya iniyordu. Tekrar değişmişti dünya. Grilik içinde gidiyor, tüm yerlerden daha kara gözüken Batı’ya koşuyordu. Korkuyordu. Korkusunun sebebi aslında yıldırımlar ve karanlık değildi. Sebebi bu güzel ve aynı zamanda lanetli diyarda kimsenin olmayışıydı; korktuğunda sırtını dayayacak, O’nu avutacak kimsenin olmayışıydı. Bu yalnızlık hissi korkutuyordu O’nu. Bilmediği bir zamanda, bilmediği bir yerde, en korkunç rüyalarında bile görmediği en dehşetli diyarlara gidiyordu; ve yanında kimse yoktu.
Gitti, koştu, süründü, ağladı, lanetler yağdırdı… En sonunda fırtına yine gücünü kaybetti ve Doğu’dan berrak bir ses yükseldi. Uzaktan ve belirsiz geliyordu ses ama yine de kulağa hoş geliyordu tınısı. Özene bezene bakılmış bir gül bahçesi kadar hoş ve rahiyalı bir çayıra dönmüştü az önceki kuru toprak ve çimen… Kız bakışlarını kaldırıp Batı’ya baktı. Gölge daha bir yaklaşmış, daha bir büyümüş gibiydi. Bunun üzerine koşmaya başladı kız. Mis kokulu çimenlerin üzerinden bir rüzgar gibi geçti. Bir tepeyi çıkmaya başladı. Altındaki toprak sanki uzaktaki gök gürlemeleri yüzünden homurduyor gibi ses çıkarıyordu. Tepeyi aştığı gibi şarkı durdu ve kızın yüzü soldu; çünkü biten şarkıyla birlikte o güzelim diyar da son bulmuştu. Sanki ince bir hat tarafından sınırlandırılmış gibiydi bu diyarın sonu. Bir adım atıldığında diğer diyara geçiliyordu. Diğer diyar ise tek kelimeyle, “çürütülmüş”tü. Yanmış ve sadece gövdesi kalmış ağaçlar ile orada burada öbeklenmiş dikenli, siyah çalılar dışında toprağın üzerinde yaşayan ne bir çimen ne de bir ot vardı. Kuru ve çatlamış topraklar göz alabildiğince uzanıyordu. Ama yine de Batı’daki gölge buranın üzerinde değildi; daha uzaktaydı. Ama burası da Dehşet’in sömürgesi altındaydı belli ki. Bu manzara karşısında yıkıldı kız. Umutsuzluğunu kanıtlar gibi uzanıyordu boş topraklar tam önünde. Ama yapacağı başka bir şey olmadığından yürümeye devam etti.
Sınıra yaklaştı ve diğer diyara adımını attı.
Kız, kuru topraklara adım attığı gibi ayaklarına ve kollarına birden bir ağrı saplandı. Başı döndü, midesi bulandı. Kusacakmış gibi oldu.
Acı’nın Diyarı’na girmişti.
Burnunda bir ıslaklık hissetti burnunu sildiğinde elindeki kanı gördü. Gözleri ağırmaya başladı, sulandı. Kalbine bir sızı girdi. Artık dayanamıyordu. Dizleri üzerine çöktü. Kuru ve çatlamış topraklar bir diken gibi elbisesini geçip dizlerine battı. Akan kan toprağı nemlendirdi ama nemlenen toprak derhal kurudu. Ağlamaya başladı ama gözüne batan çapaklardan başka ne bir yaş ne de bir nemlilik hissetti gözlerinde. Ağzına acı acı sular gelmeye başlamış, midesindeki artan ağrı kusmasına sebep olmuştu. Ve sonra anladı; toprak O’nun bütün sıvısını istiyordu. Zorla ayağa kalktı, bir eliyle midesini tutarak, öğüre böğüre yürümeye başladı. Kararmış, neredeyse küle dönmüş bir ağacın dalını kırıp kendisine değnek yaptı. Vücudundaki ağrılar bir anda hafiflemişti; sanki diyar, işine ara verip kıza hayretle bakmak için durmuştu. Ama yine de üzerinde bir ağırlık, bir basınç vardı. Kulaklarını tıkayan bir basınç. Yürümeye devam etti. Yürüdükçe çıplak ayakları kurumuş toprak yüzünden yara olmuştu; öyle ki ayağının tabanı parça parça olmuş, bir damla deri kalmamıştı.İçine giren toz toprak yarasını tuz gibi yakıyordu.
Bu acıya rağmen yürüyordu.
Saatler, günler, belki aylarca yürümüştü. Arkasına baktığında kanlı ayak izleri dışında değişik bir şey göremiyordu. Ama değişik bir şey vardı bu topraklarda. Fırtına yoktu. Hep fırtınanın kopmasını bekleyerek bir tetiktelik içinde yürümüştü. Ama ne bir gök gürültüsü duydu, ne de bir yağmur damlası gördü. Her taraf boş, her taraf çürümüştü ve hiç canlı yoktu. Bir süre daha yürüdükten sonra bu diyara girdiğinden beri karşılaştığı en garip şeye bakakaldı. Küçük, belki yirmi santim boyunda bir kaktüs; en azından kaktüse benziyordu. Yanına giderek eğildi ve yaşamaya çalışan bu küçük şeyi inceledi. Dikenleri sanki kendisini tüm dünyadan korumak istercesine dikilmişti, bir o yana bir bu yana; tam tepesinde de bir çiçek vardı, solmuş bir çiçek. Kahverengiydi ve buruşmuştu. Kız bu manzara karşısında ağladı. Bu kaktüsün bu çürümüş diyarın ortasında ne aradığını düşündü. Ama kızın içine o acının, o ıstırabın arasında, bir merhamet hissi yükseldi. Elini uzatıp o küçük kaktüsü okşadı, dikenlerine rağmen. Ama eline batan dikenler diğer acılarının yanında bir kürk kadar yumuşak gelmişti O’na. Elindeki yaralardan çıkan kan kaktüsün üzerine damladı ve o da ne! Kan, kaktüs tarafından hemen emildi ve kurumuş çiçek canlanmaya başladı! Kaktüsün o hastalıklı rengi giderek canlı yeşile büründü. Ve tam o zaman kaktüsün etrafındaki kurumuş toprak çimlenmeye, kış uykusundan kalkmış gibi canlanmaya başladı.
Acı’nın Diyarı son bulmuştu böylelikle, Merhamet’in diyarına dönüşerek. Ne değiştirmişti bu toprakları böyle birden bire? Tabi ki Acıya karşın duyulan merhamet… Çimenler yeri kapladı, ölü olan ağaçlar yeşererek yapraklandı, çalılar mis kokulu çiçekler vermeye başladı. Kızın bütün acıları birdenbire yok oldu ve bir daha geri gelmedi. Fakat kaktüs hala orada duruyordu. Canlı, tek çiçeği ve dikenleriyle tehditkar ve güzel… Kız etrafına baktı ve içine coşku ile mutluluk doldu. Diyar iyileşmişti. İyileşmesi için de tek bir şey yapmıştı. Merhamet etmişti.
Kıza direnç ve canlılık gelmişti. Ama birden kız bir şeyin farkına vardı. Bunu fark etmesi kıza şaşkınlık ve korku getirmişti; acıkmıyordu ve susamıyordu. Taşın üzerinde uyanıp kalktığından beri canı ne yemek ne de su istemişti. Bu kızı korkutmuştu, çünkü olağandışı olayların arasında en olağan dışı olanıydı bu, deyişi yerindeyse. Tamam, diyarları, yıldırımları ve şarkıyı anlamıştı ama bu olağandışılık çevresinde değildi, kendisindeydi. Bunu umursamamaya çalıştı ve yoluna devam etti ama bu değişiklik aklını kemirdi durdu.
Yürümek artık kıza o kadar sıkıcı gelmiyordu ve acı vermiyordu. Ama Batı’daki karanlığa ne zaman baksa yüreği kararıyordu. Yürüdü, yürüdü, yürüdü… Şarkıyı da kaybetmişti, birkaç gün önce, en azından O’na birkaç gün geçmiş kadar uzun bir zaman gibi geliyordu. Uzakta, Batı’daki gölge homurdanıyor, huzursuzlanıyordu. Bir süre sonra bu diyarın da sonuna gelmişti anlaşılan. Şimdi de önünde başka bir diyar uzanıyordu: İhanet’in boş kırları.
- Mood:
dirty
Chapter 4: Not every betrayal is unforgiven…
Kız yeni diyara adımını korkuyla attı, ama bir şey olmadı. Havada kan koksu vardı; mide bulandıran, insanın içini kaldıran bir koku.Koku o kadar ağır ve yoğundu ki kız neredeyse kanın tadını alabiliyordu. Topraklardan dışarı doğru fırlamış öylece duran kılıçlar vardı; bazı kılıçların üstünde de cesetler: kimi acımasızca karnından şişlenmiş ve yüzü acıyla çarpılmıştı, kiminin boğazı kesilmişti. Toprak kahverengi değil, kan kırmızısıydı. Kimi yerlerde kandan gölcükler oluşmuştu. Göz alabildiğince uzanıyordu ceset parçaları Kız bu manzaraya acıyla baktı ve neden buraya İhanet’in boş kırları dendiğini anladı; burası ihanet edenlerin ve edilenlerin yeriydi. Manzaradan gözlerini ayırıp yürümeye başladı.
Yürümeye başladığından beri yaklaşık yarım saat geçmişti. Fakat bu kırlarda manzara hiç değişmiyordu. Bütün toprak cesetlerle ve silahlarla doluydu. Kız bir kan gölcüğünün üstünden ayakları bata çıka ilerlerken gölün içinde bir şeye bastığını hissetti. Yumuşaktı bu şey, bir et parçası gibi bir şey. Kız korkuyla gölcükten dışarı doğru koştu. Bata çıka ilerliyordu ve bu, işini zorlaştırıyordu. Koşarken arkasına baktığında gölün kabardığını, içinde bir şeyin kıpırdadığını gördü. Kız tam bu manzaraya bakarken gölcüğün içindeki bir şeye ayağı takıldı ve yüz üstü gölcüğün kan dolu çukuruna düştü. Ağzından ve burnundan içeri, cesetlerden akan kan doluyor, kırmızı renk bütün bedenini kaplıyordu. Çırpınıp yüzeyde kalmaya çalıştı, ama kan O’nu bataklık gibi derinlere çekiyordu. Fakat tam hayatta kalma savaşını bırakıp ölmeye yaklaştığında, bir el O’nu kan havuzundan çekip çıkardı.
Kız bayılmıştı; bu yüzden nasıl kurtarıldığını pek anlayamamıştı. Ayıldığında karşısında birini gördü. Çığlık atacaktı, eğer yapabilseydi; çünkü çığlık atmaya çalışırken yutmuş olduğu kanları kustu. Ağzında kanın verdiği demirimsi bir tat vardı. Elbisesi kan pıhtısından siyaha yakın bir kırmızıya dönüşmüştü, elleri, kolları, yüzü ve saçları da aynı şekilde kurumuş kana bulanmıştı. Kurumuş kanlar pul pul derisine yapışmış, eklemlerini oynattıkça deri üzerinde kırmızı lekeler bırakarak dökülüyordu. Saçları sertleşmiş, renkleri alacalı kırmızıya dönmüştü. Karşısındaki ise gözlerini kıza dikmiş, ilgiyle seyrediyordu. Kız bakışlarını korkuyla önünde duran şekile kaldırdı. Bir insandı bu. Üstünde kanla kaplanmış bir paçavra vardı. Yüzünde kocaman bir yarık vardı ve hala buradaki kan kurumamıştı; sanki daha yeni açılmış gibiydi bu yarık. Adamın bir gözü yoktu ve sağ kolu da. omzundan bir kemik çıkmıştı. Kız hayatında hiç bu kadar dehşete düşmemişti. Yattığı yerden doğrularak gerilemeye başladı. Kaçması gerektiğini düşünüyordu. Ama adam konuştu.
“Lütfen…”
Kız durakladı. Ama yinede sırtı adama dönüktü.
“Lütfen…” diye ısrar etti adam. Sesinde bir yakarış vardı, bir üzüntü. “Lütfen kaçmayın… Biliyorum, korkuyorsunuz, ama bana bir şans tanıyın, benimle konuşun…”
Bunun üzerine kız yavaşça adama doğru döndü. Adamın yüzündeki acı dolu hatıraları okuyabiliyordu. “Evet, sizi dinliyorum.” Dedi kız ciddiyetle. “Ne istiyorsunuz. Eğer beni kurtardığınız için size borçlu olduğumu söyleyecekseniz ben…”
“Şşşt…” diye kızı susturdu adam. “Bunu düşünmedim bile. Ben sadece bu lanet yerde konuşacak birini bulduğum için sizi kurtardım. Lütfen benimle biraz konuşun. Beni bu yerlerden uzağa götürün sözlerinizle!... Sadece bunu istiyorum…”
Bunun üzerine kız, bütün dehşetini ve korkularını, kaygılarını ve üzüntülerini unutup adamla konuşmaya başladı. Adama bu dünyanın dışındaki şeylerden bahsetti. Yeşil kırlardan, havada uçan kuşlardan, güzel ağaçlardan… Adamın yüzündeki acı dolu hatıralar silindi, gülümsedi. Kız da artık adamdan korkmuyordu. Anlattıklarını can kulağıyla dinleyen adamın yüzüne baktı. Gülüyordu, şakalar yapıyordu. Bir çocuk gibi mutlu olmuştu, aynen eline birkaç kuruş para verilen dilenci gibiydi; övgülerde bulunuyor, kızın elini okşuyordu.
Konuştular, konuştular, konuştular… Kıza yıllar gibi geliyordu. Ama bir şekilde geç kaldığını, fazla aylaklık ettiğini fark etti ve ayrılık zamanı bir gölge gibi düştü üzerine. Adamla bir yandan konuşurken bir yandan da O’na nasıl ayrılık vaktinin geldiğini söyleyeceğini düşünüyordu. Adamı bırakmak istemiyordu. Yalnızlığı biliyordu ve nasıl acı verdiğini anlayabiliyordu. Kendini topladı ve adamın elini okşadı.
“Seninle konuşmak gerçekten çok güzeldi, yine de her zaman olduğu gibi ayrılık vakti geliyor. Keşke seninle daha fazla sohbet edebilseydim ama yapılacak bir görevim var ve yazgım önümde uzanıyor. Belki bütün herşey bitip dehşetin gücü sona erdirildiğinde seni bulurum…”
Adamın yüzüne karanlık düştü. “Biliyordum.” Dedi. “Beni bırakıp gideceğini biliyordum. Kalamaz mısın?” dedi adam son bir ümitle. ‘Belki kız vazgeçerdi’ diye düşündü, ‘eğer biraz daha güzel olsaydım.’ Kız adamın yüzüne baktı. Adam kızın yüzüne baktı. “Biliyordum” dedi. “Seni anlıyorum. Sen beni beğenmiyorsun!” diye bağırdı. Kızın yanından kalktı ve ayakta dimdik durdu. “Görünüşümden, öyle değil mi?” dedi adam, kıza tepeden bakarak.
“Hayır, o yüzden değil, anlamıyor musun ben…” Kız devam edemedi çünkü adam yine konuşmaya başladı.
“Evet, görünüşümden. Bunu biliyorum.” Diye üsteledi. “Eğer biraz daha güzel olsaydım, hep yanımda kalırdın, değil mi?” Adamın sesinde utanç ve hiddet bir aradaydı. Gözleriyle yeri taradı, yakınındaki bir cesedi görüp O’na uzandı. Cesedin kolunu omzundan koparıp kendi kopuk koluna monte etmeye çalıştı. Taktığı kol biraz sabit kaldı.
“Şimdi nasıl?” diye sordu adam kıza, kuru kanla lekelenmiş dişleriyle sırıtarak.
“Beni anlamıyorsun!” dedi kız. Adamın haline hem üzülüyor, hem de acıyordu. Kızın suratındaki ifadeyi gören adam sırtını kıza doğru çevirdi.
“Demek bana acıyorsun..” Dedi adam. “Git!” diye bağırdı. Kız şaşırmıştı. “Git!” diye bağırdı adam yine. “Seni bir daha görmek istemiyorum! Beni yalnız bırak! Git!” Adam dizleri üzerine çöküp ağlamaya başladı. Elinden bir şey gelemezdi. Kalkıp adamın başını okşadı. Adam kızın elini sertçe kavrayıp ittirdi.
“Bana sakın bir daha dokunma!” diye bağırdı adam. Gözlerinde bir ışıltı vardı; hiddetin ışıltısı.
Kız kalktı, arkasını dönüp Batı’ya doğru yürümeye başladı. Gözyaşlarından göremez olmuştu. Tökezleye tökezleye yürüdü. Günlerce yürüdü değişmeyen manzaranın görüntüsü içinde. Artık ağlayamıyordu. Gözyaşları, kanla pislenmiş yüzünde çatallı akarsu yollar gibi izler oluşturmuştu. Birden arkasından bir ses geldi. Hızla dönüp baktığında o adamı gördü. Gülüyordu, ama bu sefer gözünde değişik bir ışıltı vardı.
“Seni takip ettim.” Dedi sessizce.
“S..sevindim…” dedi kız. Şaşırmıştı ve adamın bakışları O’nu ürpertmişti. “Ama benim yolum tehlike dolu.”
“Eminim buradaki yalnızlıktan daha sıkıcı değildir.”dedi adam. Gözlerindeki o kurnazca ışıltı gitmemişti. “Buradan kurtulmak istiyorum. Kan kırmızısı toprak ve cesetten başka şeyler olan bir yere gitmek istiyorum; senin anlattığın, o yeşil çimenlerin ve ağaçların olduğu yere.”
“Benimle gelebilirsin, eğer istiyorsan” dedi kız.
Adamın gözlerinde bir ümit ışığı doğdu, ama hızla söndü. “Hayır… Hayır.” Dedi umutsuzca. “Buradan çıkamam. Eğer çıkarsam o zaman buraya bile geri gelemem. Yooo!” diye haykırdı. “Aklımı çelme. Buradan daha kötü yerlere yollarlar beni. Karanlık Salon’a yollarlar. Bu şekilde buradan çıkamam.” Dedi adam üzüntüyle.
“Peki bir yolu yok mu buradan kurtulmanın?” diye sordu kız.
Adam kıza sırıttı “Var.” Dedi. Kız devamını bekledi ama bir şey söylemedi.
“Nasıl?” diye üsteledi kız.
Adamın yüzünde tereddütten ikiye bölünmüş gibi bir ifade vardı. Kuşku ve üzüntü aklını kemiriyordu. Adam kendisiyle savaşıyordu.
‘Hayır,’ dedi kendi kendine. ‘bunu O’na yapamam. Asla!’
‘Evet,’ dedi diğer yarısının sesi ‘yapabilirsin, O’nun sayesinde buradan kurtulabilirsin! Kan ve etin kokusunu bir daha almayacağın güzel, kırmızı olmayan topraklarda özgürce dolaşabilirsin! Bir düşün!’
Diğer kuşkulu yanı cevap vermekte tereddüt etti. ‘Peki,’ diye başladı kuşkulu ses. ‘O’nu ele verdin diyelim, kurtuldun buradan, diyelim, peki dışarıda ne yapacaksın? O yeşil çimenlerin üstünde koşarken yaptığından dolayı hiç vicdan azabı çekmeyecek misin? Dışarıdaki yaşam güzel olsa bile ömrünün sonuna kadar kendi vicdan azabınla kavrulacaksın. Yaşamak bir fayda etmeyecek sana.’
‘Olsun,’ dedi kötü taraf. ‘ömrün boyunca bu duyguyla yaşadın zaten. Alışıksın. Bir kez daha yapabilirsin.’
Kız adamı dikkatle seyretti. Sanki adamın içinde fırtınalar kopuyor gibi geldi kıza. Adamın suratı kimi zaman hiddetten çarpılıyor, kimi zaman yumuşuyordu.
‘Asla!’ dedi kuşkucu düşünce. ‘Bir daha yaparsan bu beni öldürür! Hayır! Yenisine katlanamam!’
‘Aptal!’diye alay etti kötü düşünce, diğeriyle. ‘Aptal! Ömrünün sonuna kadar, çürüyene kadar burada kalacaksın ve eline geçen şansı neden değerlendirmediğini kendine bir ömür boyunca sorup duracaksın! Sonra da oturup kalın kafalılığına ağlayacaksın! Aptal! Bir daha eline geçmez böyle bir şans! Pişman olmayacaksın!’
‘Pişman olmayacaksın!’
‘Pişman olmayacaksın…’
“Pişman olmayacaksın.”
Son sözleri içinden söylememişti. Kız merakla “Neyden pişman olmayacağım?” diye sordu. Adamın eli ayağına dolaştı, ağzında bir şeyler geveledi. ‘Bir çuval inciri berbat ettin!’ diye kızdı kendi kendine.
“Aaa, şey, ben… şey, yani… Pişman olmayacaksın dedim, evet yani eğer beni yanına alırsan pişman olmazsın, evet. Yardım ederim. Bu diyarın sonuna kadar götürebilirim seni. Evet.” Paçayı sıyırmıştı.
Kız biraz düşündükten sonra “Tamam.” Dedi. “Gelebilirsin.”
Adam derin bir nefes aldı ve kızla birlikte yürümeye başladı.
Günler birbirini kovaladı, hızla yol aldılar kırmızı topraklarda. Kah konuşuyorlar, kah dinlenmek için mola verdiklerinde şarkı söylüyorlardı. Yine yola koyulukları bir vakit kız adama dönüp adamı yanına aldığından beri kendisini meraklandıran soruyu sordu.
“Söylesene, ‘buradan kurtulmak için bir yol daha var’ demiştin. Ne idi o yol?”
Adam bir an duraksadı ama sonra kendini toparlayıp hızlı hızlı yürümeye başladı, sanki bu soru kendisini rahatsız etmişti. Kız adamın arkasından merakla baktı, sonra koşarak adama yetişti ve kolunu tuttu.
“Var işte,” diye başından savmak istedi adam. “Orada bir yerde.” Elini kuzeye doğru salladı. “Ama çok uzak ve tehlikelerle dolu.”
Adamın yalan attığı apaçık belliydi ve yolculukları sırasında hep aklında bir savaş verdiği kızın gözünden kaçmamıştı. Geçen mola verdiklerinde ise soru sual etmeden çekip gitmiş, gittikten bir saat sonra da hiçbir şey olmamış gibi şıp diye damlayıvermişti kızın yanına. Kızın sorularına baştan savma cevaplar vermiş, konuyu değiştirmişti. Ama artık adam fazla kızla konuşmaz olmuştu. İkide bir dönüp arkasına bakıyor, etrafı kolluyordu. Yine bu sorudan sonra hiddetlenmiş, soruyu uzaklaştırmaya çalışmıştı.
Adam birden dönüp arkasına baktı. Aynı anda kız da dönüp adamın baktığı yere baktı. Adam huzursuzlanmıştı. Kız bir şey göremedi ama bir şeyler döndüğünü sezmişti.
“Neler oluyor söylesene!” diye bağırdı adama dönerek. Adam yere oturmuş, başını dizlerinin arasına almıştı. Sanki ağlıyordu. Kız adamın yanına doğru giderken adam bir şeyler fısıldadı.
“Özür dilerim…”
Kız anlamamıştı. Neden özür diliyordu, neden ağlıyordu anlayamadı. Adam bakışlarını utanarak kıza doğru kaldırdı. Yüzünden çaresizlik okunabiliyordu. Ve sonra kız duraksadı. Çünkü arkasından bir sürünme sesi gelmişti. Tam arkasına doğru dönecekti ki ceset yığınlarının arasından çıkan dört şekil kızın üzerine atladı. Kız başına sert bir cisimle vurulduğunu hissetti. Bayılmak üzereydi. Adamın yerden kalkıp kendisine doğru geldiğini gördü.
“Yapmak zorundaydım. Ancak böyle kurtulabilirdim.” Dedi adam. Üzülüyordu ama üzüntüsünü ve pişmanlığını yüzüne yansıtmamak için elinden geleni yapıyordu. Gülmeye çalıştı. “Artık çimenler üzerinde koşabilirim, buradan uzakta! Üstelik tam bir insan olarak!” Kolsuz omzuna baktı.
“Bana… bana ihanet ettin!” dedi kız güçlükle. Kendi aptallığına yanıyordu. İhanet’in boş topraklarında birine güvenmişti. Ve ihanete uğrayarak ödülünü almıştı.
“Ne yapmamı bekliyordun?!” dedi adam alayla. “Hem benim hayalelrimi güzel diyarlarla süsleyip anlat! Sonra da ‘Ben gidiyorum, hoşça kal’!”
“Bu doğru değil!” diye bağırdı kız.
“Sus. Daha fazla konuşma. Senin yalanlarını dinlemek istemiyorum. Evet, ihanet ettim. Ama bu seninle ilgili özel bir şey değil.” Dedi adam. “Yerinde kim olsa ben yine aynını yapardım.”
Kız sustu. Diyecek bir şey bulamıyordu. Aklı karışmış, sırtından saplanan bu ihanetin bıçağı sesini soluğunu kesmişti. Başı zonklamaya başladı. Çabalayarak bakışlarını adama doğru yönlendirdi. Adam da kıza bakıyordu. Birden kızın içine bir merhamet doldu. Adam zavallıydı. Kim bilir kaç yıldan beri bu lanetli yerde yaşıyordu.
“Seni suçlayamam” dedi dudaklarının arasından. “Doğru olanı yaptın belki de. her şeye rağmen, ihanetine rağmen seni affediyorum çünkü sana acıyorum. Yalnızlık içini kurutmuş, çaresizlik aklını.”
Adam kıza şaşkınlıkla baktı. Bu sözleri beklemiyordu. Kızın ona lanetler savurup küfürler edeceğini zannetmişti ama bu sözler adamı gafil avlamıştı.
“Özür dilerim!” diye bağırdı adam kızın arkasından. Kızı götürüyorlardı. “Ne yaptığımı şimdi anlıyorum! Kötülük yine aklımı karıştırdı, çaresizlik beni kemirdi durdu. Ama yine yenildim. Yine kötülüğün önünde diz çöktüm. Özür dilerim. Benden iğrendiğini zannediyordum. Bana bakınca suratındaki o acıma ifadesi beni öldürüyordu! Fakat ne acınacak haldeymişim ben! Üzgünüm…”
“Seni affediyorum.” Diye tekrarladı kız son defa.
Adam bu sözlerden sonra yere yığıldı. Ağlıyordu. Gözyaşları yerdeki kana karıştı. Pişmanlık içindeydi. ‘Artık özgürsün…’ dedi içindeki kötü ses.
“Kapa çeneni seni lanet olası! Artık özgürlük bana mutluluk vermiyor!” diye bağırdı adam kendi içindeki sese.
Ama birden tam kız görüş sahasından çıkarken, gökte bir ışık belirdi. Işık git gide büyüdü, büyüdü en sonunda her şeyi içine alarak etrafı bembeyaz yaptı. Adam ilk kez böyle beyaz bir ışık görüyordu. Çünkü o diyardaki herşey kırmızı, turuncu ve siyahın tonlarındaydı. Adam kalan tek gözünün de kör olacağını zannetti. Gözünü kapadı. Ama sonra birden ışık yok oldu. Adam gözünü açtığında ilk önce hiçbir şey göremedi çünkü ışık adamın gözünü kamaştırmıştı. Görme yetisi yerine gelmeye başladığında, hayretten çığlık attı.
Kırmızıya alışık olan gözleri artık doğanın rengini, yeşili görüyordu. Çimenler yeri kaplamış, değişik boydaki ve türdeki ağaçlar orada burada bitmişti. Ama burası başka bir yer değildi, bunu sezebiliyordu. Tepeler, yükseltiler, herşey aynıydı, sadece “değişmişti”. Ama adam burayı fazla göremeyecekti. Üstünde durduğu toprak sarsıldı, büyük bir yarık açıldı. Sarsıntıdan dolayı dengesini kaybetti ve yarığın içine düştü. Tam düşerken de derinlerden, sanki toprağın altından gelen gümbürtülü bir ses işitti:
“İhanetin ödülü ihanettir…”
Ve çatlağın sonsuzluğunda düşerken karanlıklar içinde kayboldu, ihanet eden, ama sonradan pişman olan ve pişmanlığı bir işe yaramayan adam, ve bir daha hiçkimse onu görmedi.
Kız ise şaşkınlıktan donakalmıştı. Kendisini götüren dört şekil ışıkta yok olmuş, çevresi değişmeye başlamıştı. Ayağa kalktı. Cesetler ve kan gitmişti. İhanet yok olmuş, yerini Affediş’e bırakmıştı. Ufukta ihanet eden adamı aradı ama göremedi. Adama seslendi, bağırdı, oraya buraya koştu ama yoktu. Gitmişti. Ağlayarak Batı’ya doğru yürümeye başladı.
Günlerce ağladı ve yürüdü. Dehşet’in sınırları daralıyordu. Bir tepeyi daha aştıktan sonra durdu. Çünkü dik bir uçurumun kenarına gelmişti. Aşağıya baktı ama dibini görmedi; çünkü uçurumun dibi karanlık ve sisliydi. Ne yapacağını bilemedi. Uçurumun yamacı sağında ve solunda sonsuza kadar uzayıp gidiyordu. Aşağıya inmekten başka çaresi yoktu. Bakışlarını kaldırdı. Bu çukur dev bir meteorun açtığı bir krater gibiydi; çanak şekilliydi. Bu kraterin tam ortasında bir kule yükseliyordu; amacı: Lanetli Kule. Bütün dehşet buradan yayılıyor gibiydi. Kraterin dibindeki diğer topraklar ise fazla seçilemiyordu sisin içinden. Aşağıya inmesi şarttı. Yamacın yüzüne baktı. Ne yürümek, ne de tutunmak için bir delik veya açıklık vardı. Dümdüzdü.
Yamaç boyunca yürümeye başladı. Elinden gelen bir şey yoktu. Eğer görevine devam etmek istiyorsa, aşağıya inmeliydi.Yamacın kıyısına oturarak ayaklarını aşağıya sarkıttı.
Ve kendini boşluğa bıraktı...
